Bu Blogda Ara

13 Aralık 2012 Perşembe

Mabel, asla bereber olunamayacak sevgilidir. Bu yazı da oldukça kişisel bir iç dökmedir.

Bugün Kadıköy'deki Kabalcı Kitapevine gittim. Çok harika bir defter aldım. Defter 30 yaprak dosya ve 100 çizgili sayfayı aynı anda içeriyor ki bir arkadaşım defter için, "smart phonelardan sonra gördüğüm en smart şey olabilir." Kabalcı'nın Kelepir Kitap kısmından da Alice Walker'ın Pulitzer ödüllü kitabı olan "Renklerden Moru" aldım. İnkılap Yayınevi'nden çıkmış ilk baskı, 1984'de basılmış. 1 Liraya böyle güzel bir kitap alarak güne çok mutlu başladım.

Kabalcı'dan çıkınca Baylan Pastanesi'ne doğru yol aldım. Yolda az biraz karnım acıkınca çekirdekli simit aldım ve yolda yürüken yedim. Bunun üstüne Baylan'da Cup Griye yedim. Cup Griye, benim için çok özel bir tatlı. Bunun sebebi ise, çocukluğumda okuduğum bir kitap, "Kumral Ada Mavi Tuna." Tuna, Ada, Aras ve Meriç, ne çok etkilemişlerdi beni. Bu yaz tekrar okudum ben o kitabı, yine aynı etkiyi yaratmadı değil. Hatta, sırf bu kitaba olan sevgimden dolayı çok sevdiğim insana sen 'Mabel'sin dedim. Neden diye sorunca, kitabı söyledim. Bana, "Ablamın en sevdiği kitaptır, o." dedi. Ona olan sevgim, o an daha bir arttı. Sonradan bana "Nasıl sevebildin beni bu kadar?" diye sordu. Açıklayamadım yani açıklamak da istemedim. Henüz erkendi, açıklamak için. Aslında, bir o kadar da basitti açıklamak hem de kitaptan bir kısımla açıklayabilirdim. 
"onu ilk kez gördüğümde yaşantımda çok önemli bir yer tutacağını sezmiştim. bu tıpkı,bir filmin daha ilk karesinden bütününü kavramak,sonunu tahmin etmek gibi bir duyguydu. onu ilk gördüğümde bundan böyle artık benim için çok önemli olacağını sezmiş ve ürkmüştüm. o andan başlayarak yaşantım değişecek,artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. bunu nasıl güçlü hissettiğimi ve sarsıldığımı iyi hatırlıyorum. fakat elimden gelen hiçbir şey yoktu. çünkü güçlü bir çekim alanının etkisine girmiş, büyülenmiştim. bütünüyle tuhaf olarak tanımlanacak bir zevkle bu albeniye kapılmıştım. tamamen kendi isteğimle ve tamamen “ben” oluşumla ilgili olarak.” 

Ona 'Mabel' desem de, asıl 'Mabel' bendim. Mabel gibi seven de... "Herkesin bir mucizesi vardır, benimkide ''O''..." diyen de bendim. ''Aşkın binbir çeşidi vardır ve hepsi acıtır.'' diyen de, bendim. Canı acıyan da... Hepsi ama hepsi, bendim. Ve, o... O, bu hikayede yoktu bile. Ben, zorla katmaya çalışsam da... O, bu hikayenin kahramanı olmazdı, olamazdı. Çünkü... Çünkü, bana aşık değildi. Ve, o aşk adamıydı, kendi deyişiyle. 

Cup Griye yerken, aklımdan bunların geçmesi gayet normaldi ve normaldi hüzünlüyken çok yemem. Ve, normaldi arkadaşımla muhabbet ederken kahkahalar ile gülmem ve gülerken gözlerimden ara ara yaş akması... Arkadaşım da, bu durumda beni de kendini de eğlendirmek için olsa gerek bana İstanbul haritası çizdi. Baylan'dan çıkıp bu haritadakileri sana göstereceğim demedi ama hepsini tek tek gösterdi. Uzaktan ne de güzel görünüyordu, İstanbul'un güzellikleri. Ama, yine de hiç geçmeyecek olan hüznüme engel olamıyordu. Baylan'dan çıkarken aldığım para çikolatam ve bitter çikolata kaplı portakal dilimleri bile yetmiyordu, engel olmaya... Ama, en azından ben bunları yazarken beni eğlendiriyorlardı, çikolata ne de olsa, her derde deva...  

Yolda, en sevdiğim arabanın en sevdiğim rengini görmem bile yetmedi, hüznümü yok etmeye ama azaltmadı da diyemem. Mor renkli şirin vosvos... Ahh güzel araba, keşke sahibin ben olsaydım da, bir kaç defter ve bir kaç şiir kitabıyla basıp gitseydik uzaklara... belki, bir gün öyle bir arabam olur ve ben alır başımı giderim uzaklara. hem belki yazar da olurum, yollarda bir sürü şey yazarım. dönünce de kitap bastırırım. Evet, evet sevdim ben bu hayali. Hayaller, güzeldir. Hayat da güzeldir. Hüzünler de... Dostluk da... Aşk da... Sevgi de... Aslında her şey güzel ama bazen o kadar kör oluyoruz ki kendi dertlerimizle bu güzellikleri görmüyoruz, göremiyoruz. Aslında, ben Baylan'ı, Kabalcı'yı, Cup Griye'yi, mor vosvosu, Moda'yı, gezdiğim yerleri yazacaktım, nerden buraya geldim, ben de bilmiyorum.

9 Aralık 2012 Pazar

İki Çizgi

İş kadını olan Selin ve kendisinden yaşça küçük fotoğrafçı sevgilisi Mert'in beraber yaşamlarını ve beraber tatile gidişlerini anlatan bir film. İlk sahnede çift tiyatrodadır ve tiyatrodan dönerken arabada oldukça sessizlerdir ki, buradan bir gariplik olduğunu sezebiliriz. İzleyici olarak, ya insan tiyatroya gitmiş bir iki şey konuşun değil mi diye düşünürüz. Filmin son sahnesinde de, buna benzer bir durumla karşılaşırız. Otel odasından çıkarlar, arabaya binerler. Selin, sessizce haritaya bakar. Mert de sessizce arabayı çalıştırır. Başı ve sonu benzer olunca, izleyici olarak biraz hayalkırıklığına uğrasam da, oldukça gerçekçi bir hikayeyi anlatan bir film izlemiş olduğum için sevindim.

Selin, bir çok erkek tarafından sıkıcı, tekdüze ve monoton bulunabilecek, bir kadın. İş kadını olması yerine keşke akademisyen olsaydı bile diye düşündüm. Çalışmadığı günlerde piyano çalan, uyumadan önce kitap okuyan, düzenli bir şekilde bilgisayarının başnda işini yapan, güzel bir eve ve arabaya sahip bir kadın. Mert de onunla yaşayan, onun arabasını kullanan, dışarıda fotoğraf çeken bir adam. Kendine ait bir fotoğraf odası var ve bu odadan karşı binada yaşayan kızları izliyor ve bazen izlemekle de kalmayıp kameraya çekiyor. Böyle bakınca, çok garip bir çift gibi görünüyorlar, gözüme. Hani derler ya, davul bile dengi dengine. İşte, onlarda bu denklik yok gibi hem de bir çok açıdan. Tabi, uzun süre bir arada yaşamış bir çift olduklarını da anımsayınca belki de uzun zaman beraber yaşamak da onları uyumsuz yapmış olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

Filmin adından olsa gerek hayalimde canlanan filmin sonunda, Selin kendine gebelik testi yapacak ve sonuç iki çizgi çıkacaktı. Filmin adıyla ilişkisinin doğrudan olması gerektiğine dair garip bir önyargım olduğunu da çok net bir şekilde görmemi sağladı, bu film.

Filmin çok güzel bir soundtracki var ve filmde şarkının tümünü dinliyoruz. Şarkıyı söyleyen grup Frapanmış. Onları da, yıllar önce izlediğim Aşk Yakar, adlı diziden biliyordum ama sadece o adar biliyordum. Film sayesinde onların diğer şarkılarından da haberdar olmam gayet güzel oldu.


İyi Seneler Londra

Adına aldanıp yılbaşı filmi sanılmaması gereken bir filmdir, İyi Seneler Londra. Bu film, üçleme olarak düşünülmüş bir projenin ilk filmiymiş, henüz diğer ikisinden haberimiz olmasa da ben merakla bekliyorum. Diğer iki film ise İyi Seneler Bolvadin ve İyi Seneler İstanbul olacağı söyleniyormuş. Filmde bunun hakkında ipucu veriliyor. Ülkü Duru'nun oynadığı uluslararası üne sahip olan şarkıcı Yaşar Nur'un verdiği bir basın toplantısında konser için hangi şehirlere gidecekleri söyleniyor ve bu şehirler sırası ile Londra, Bolvadin ve İstanbul. Hatta, bu kısmı seslendiren filmin yönetmeni Berkun Oya imiş.

Filmde gördüğümüz ana karakterler Yaşar Nur, Firuz ve Zeynep Murron'dur. Yaşar Nur, uluslararası üne sahip bir şarkıcıdır. Londra ile ilgili çok da güzel anıları yoktur ancak yılbaşından önce konser vereceği için gitmek zorunda kalır. Zeynep Murron ise Yaşar'ın okuldan arkadaşıdır, bir İngiliz ile evlidir. Uzun yıllar Londra'da yaşadığı için Türkçesi oldukça kötüleşmiştir. Firuz ise Bolvadin'de doğmuş, ailesi ile Londra'ya göçmüş, otel mutfağında çalışan bir Türk gencidir.

Karakterlere daha detaylı baktığımızda hepsinin bir çok sorununu görürüz. Yaşar Nur'un hikayesi pek yansıtılmasa da, anlaşılıyor ki sevgilisi tarafından terk edilmiş. Sevgilisi ise çoktan evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur bile. Zeynep ise çok mutlu değildir ve evliliğini "yanlış otobüse binmek gibi." tanımlar. Küçük bebeği sayesinde evliliğinin daha katlanılabilir olduğunu düşünmektedir. Firuz ise bir kaç ay içinde vatandaşlığını alacaktır. Yanında çalışan ve hiç İngilizce bilmeyen Türk arkadaşına karşı da pek nazik değildir. Ve, Yaşar Nur'a hayrandır.Bence, en gerçekçi karakter de Firuz'dur. özellikle Almanya'da yaşayan Türk ailelerinde çokça gördüğüm bir insan tipidir.

Filmin bir çok sahnesi bir otel odasında geçmektedir ve çokça gerer, izleyiciyi. Karanlık bir filmdir ve şiddetli sahneleri de çok vardır. izlerken, karşımda oluyormuşcasına bir his yarattı bende, izlerken hep huzursuzdum. Dolayısıyla, oyuncuların başarısını takdir ediyorum. 

Filmi izledikten sonra, bir gün bebeğim olursa kimseye emanet etmeme kararı aldım. Aldığım diğer karar ise, kimsenin bebeğine bakmayı kabul etmeyecek oluşumdu. Filmin etkisinden bir kaç gün boyunca çıkamadığım için üstüne çokça düşünebildiğim bir diğer konu ise, Firuz ve Firuz gibi karakterlerin kendilerini değiştirmeleri ve geliştirmeleri hakkında ne gibi şeyler yapılabileceği ve bu konuda benim elimden neler geleceği oldu. Ama anladım ki, bu iş zor. Yurtdışında kaldığım her zaman diliminde de bu duruma çokça kafa yormuştum. Başlarda, eğitimin bu duruma çözüm olabileceğine inanıyordum ama sonradan, sadece eğitimin yetmediğini anladım. Bu sorunu gidermek için bir çok açıdan donanımlı olmak laızm. Ve, bunun için ailelerin yapması gereken çok şey var. Önce aileleri eğitmeye başlamak lazım. Belki de, bunun için yurtdışında bazı belediyeler çalışıyordur, bu konuda pek de bilgi yok. Umarım, çalışıyorlardır.

Gecenin Kanatları

Kütüphaneye film almak için girdiğimde, ne izlemek istediğimi bilmediğimden amaçsızca rafların önüne gittiğide ilk gözüme çarpan filmi almaya karar vermiştim ki, o da Gecenin Kanatları oldu. Beren Saat'i pek sevmediğimden olsa gerek biraz isteksizce aldım elime filmi.Arkasını okudum, "12 Eylül darbesinden sonra, anne ve babası polis baskınında gözleri önünde katledilen Gece'nin yaşadığı büyük dram onu aşk ve ölüm arasında bir seçim yapmaya zorlayacak." En kötü ihtimal uyurken izlerim, dedim ve aldım.


Gerçekten de uyurken izledim, film bitene kadar uyuyakalırım diye düşünsem de uyuyakalmadım. Filme bayıldığımdan değil tabi, yeni aldığım Frenchpress ile sürekli filtre kahve tyapıp, içtiğimden.

İlk sahnede Gece ile babası Gece'nin küçük oyuncağı Bobo için kibrit çöpünden ev yapararlar. O sırada, ev baskına uğrar. Gece'yi dolaba saklar, babası. Sonra, Gece ailesini kaybetmenin acısı ve bunun yarattığı intikam duygusu ile canlı bomba olmaya karar verir. O sırada da, aşık olur. Aşkı ve davası arasında gidip gelen bir ru hali ile sevgilisi tarafından bu işten vazgeçirilir.

Filmde en iyi rol yapan Gece'nin sevgilisinin babası idi, bence. Çok fazla göremesek de, en içten en gerçekçi oyunculuğu onun yaptığına inanıyorum. Bahsettiğim adam kapıcıdır, bir oğlu ve kızı ile yaşamaktadır. Romatizması olduğu için dizleri tutmadığından çalışmaması lazımdır. Ancak, bu durumdan çok rahatsız olduğu için merdivenleri silerken oğlu tarafından eve götürülmeye çalışırken, "Çalışmalıyım." ya da ona benzer bir şeyler der. Tüm film boyunca tek etkilendiğim sahne burası oldu. Oysa, ilk sahnelerde eve baskın yapılması, küçük kızın dolaba saklanması ve buna benzer sahneler çok daha dokunaklı olabilirdi. Bunda oyunculuk mu, çekim mi, ya da sahne mi etkilidir bu konuda pek fikrim yok ama öyle bir şey olur ki izlerken o anı yaşar ya insan, işte o olmadı ama konu itibari ile düşününce olabilirdi ya da olmalıydı demeden de edemiyorum.

Yavuz Bingöl'ün ise devrimci rolünde olması nedense bana çok garip geldi. Sanki, role onu uyduramadım. Beren Saat de aynı şekilde, sanki canlı bomba olmaması lazım gibi geldi. Zayıf, sportif ve çevik fiziksel görütüsü açısından belki olabilir, bilemedim aslında. Belki de, ben bu konuda çok önyargılıyımdır. Beren Saat'in olduğu filmleri genelde sevmem ve bunun nedeni de tamamen sesinin beni rahatsız etmesi ile ilgilidir. Kulak tırmalayan ince bir sesi var ve bu beni çok rahatsız ediyor. İzlerken bir an evvel bitsin istediğimden izlediğime odaklanamıyorum.

Filme dair sevdiğim bir kaç şey ise Gece adı, güvercinlerle dolu bir teras ve küçük kızın oyucnağı oldu. Adlara oldukça önem veren ben, Gece adını duyunca önce beğendim ama sonradan çok karanlık bir ad olduğunu düşünüp sevmekten vezgeçtim. Güvercinlerle dolu teras ise çok sempatik geldi bana ve zaten benim de hayalim olan şeylerden biri. Küçük kızın oyuncağına gelince aynısından bende de vardı. Dolayısıyla, tüm film boyunca acaba evde duruyor mudur, duruyorsa nerdedir, acaba nerden aldık, nerelere yanımda taşıdım ben o oyuncağı ve buna benzer şeyler düşündüm durdum.

Son olarak, filmi ne sevdiğimi ne de sevmediğimi söyleyebilirim. Öylesine zaman doldurmak için izlenebileceğini ama asla kimseye bir şey katmayacağını belki kendinden bir şeyler, benim oyuncağım gibi, bulursa az biraz sevebileceğini düşündüğümü söyleyebilirim.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Çengelköy olur Masal

Çengelköy, çocukluğumdan beri benim için çok önemli bir yer olmuştur çünkü en sevdiğim dizi olan Süper Baba orada çekilmiştir. Süper Baba'yı izlediğim yılların bir kısmında İstanbul'da yaşıyor olsak da hiç gitmedik. İstanbul'da yaşamadığım yıllarda ise hep üniversiteyi kazanıp İstanbul'a gideceğim hayalleri ile yaşadım. Lise sondayken sınava doğru resmi şarkımız olmuştu, 'bekle bizi İstanbul.' Kimi zaman tüm gözükaralığım ile "İstanbul olmazsa, başka yerde okumam. gerekirse tekrar giderim sınava." derdim, ki zaten tekrar girdim de. İstanbul bile denilemeyecek bir yerde İstanbul'da okuduğumu iddia ederek okudum ve mezun bile oldum. Bu sıra da, her gezmelere gidişlerimden 'şehre inmek' diye bahsettim. Tabi, okul telaşı, dersler, sınavlar, şehre inmeler, şehirden dönmeler derken Çengelköy aklıma bile gelmemişti. 

Bir gün aniden, çocukluğumu düşünürken Çengelköy, düşüverdi aklıma. Hem de, kötü diye nitelendirilebilecek bir zaman da, hani olur ya her şey kötü gider ve insan battıkça batar ve o an aklına çocukluğu ve çocukluğundan anıları gelir. İşte öyle bir günde bir arkaşımla planladık, Çengelköy'e gitmeyi.



Önce, Kadıköy'den otobüse bindik. Çengelköy'de inerinmez bir börekçiden iki kişilik börek aldık. Böreklerimiz ile beraber Tarihi Çengelköy Çınaraltı Aile Çay Bahçesi'ne gittik. Aklıma, diziden sahneler de gelmedi değil ama manzaranın güzelliği karşısında diziyi düşünmeyi boşverip börek ve çay keyfi yaptım, hem de yağmur yağarken. Yağmurlu havada deniz başka bir güzeldi. Hele kokusu...



Karnımızı doyurduktan ve yağmur da dindikten sonra, etrafa baka baka sokaklarda yürüdük. Mezarlığı gördük, çok emin değilim ama sanırım Kemalettin Tuğcu'nun mezarı oradaymış. Belki de bu sebepten dolayı Kemalettin Tuğcu Sokağı'ndan da geçmiş olduk.




Eski evler gördük. Bir tane ev vardı ki, camında tül perdesi vardı. En çok o eski evi sevdim. Sokaklarda kediler gördük, sevdik de onları. "İstanbul ve Kedileri." dedik. "İstanbul güzel şehir." de dedik. Hatta, " İstanbul dışında yaşanılmaz." bile demiş olabiliriz. 


 Sonra, karnımız yine acıktı. Yine yemek yedik, nerde yesek diye düşünürken küçük, şirin bir dönerci gördük ve orada pilavlı döver yedik. Ayran da içtik. Arkadaşım çok sıkılmış olmalı ki, kürdanlar ile oynadı durdu. O sırada benim de aklıma Kürt böreği geldi ve sabah neden şeker pudralı Kürt böreği yemediğimizi düşünü üzüldük. Ben, "pastanede yoktu." dedim. Arkadaşım, "sormadık ki, belki de vardı." dedi. Sonra, pastaneye girdik ve ben tüm sevimli yüz ifadem ile "Pardon, Kürt böreği var mı acaba?" diye sordum. Amca, "Var." diye cevapladı. Ben, "Peki, iyi günler." dedim ve çıktık.


 Kadıköy'e geri döndük. Ben de, oradan İstanbul dışındaki kampüsüme geri döndüm. Çengelköy masal oldu, uyudum sırça fanusumda.


Human Library

Bugün 'kitap' okumak yerine 'insan' dinledim. Nasıl mı? Human Library adlı bir etkinlik sayesinde. Etkinlikte üç grup insan vardı, kitaplar, okuyucular ve kütüphaneciler. kütüphanecilerin yardımları ile okumak istediğimiz kitabın masasına gidip, direkt olarak kitabınızla konuşmaya başlıyorsunuz.

Kitap konuları toplumda ötekileştirilen insanlardan oluşuyor. Benim okuduğum kitapların başlıkları sırası ile şunlar oldu: Transsexual (female to male), Kurdish, Ex member of the Cemaat, person with obsessive compulsive disorder ve bisexual. Önce istediğim başlığa kayıt yaptırdım, ardından kütüphaneciler beni seçtiğim başlığın olduğu masaya götürdüler. Karşımda o başlığı benimsemiş bir insan ile istediğim her şeyi konuştum. Ona sorular sordum. O, bana sordu. Bildiğim bazı şeyleri tekrarlardı ya da hiç bilmediğim bilgiler verdi. kendi deneyimlerini anlattı, ben ona düşündüklerimi söyledim. Sohbetimiz yarım saat sürdü ve sonuna doğru kütüphanecimiz bizi vaktimizin daraldığına dair uyarmaya geldi. İstersem başka bir kitaba kayıt yaptırabileceğimi, hangilerine ne zaman kayıt olabileceğim konusuda yardımcı oldu.

Bugüne kadar katıldığım en anlamlı ve en verimli sosyal proje Human Library oldu. 'Önyargılarınızdan kurtulun.' sloganı ile başlatılan bu projenin amaçları farklılıkları beraber yaşayarak aşmayı ve empati kurmayı öğretmektir. Bu etkinliğin sık sık tekrarlanabilmesini ve bir çok yerde olmasını isterim. Eğer, anlatacak bir hikayem olursa ya da varsa ve bu hikayem toplumun bir çok kesiminde pek de kabul görmeyen bir şey ise  Yaşayan Kütüphane'de 'kitap' olmak bile isterim. 

Yaşayan Kütüphane'nin kişisel olarak bana katkısı uzaktan sadece adlarını bildiğim bir kaç derneğin daha detaylı bilgisini kazandırmış oldu. Ve düşünmeye başladım acaba ben olsam ne yapadım, başıma neler gelirdi diye. Mesela, önceden "Ben biseksüelim." diyen bir insana "Olabilir, normaldir." derdim yani ne önyargım vardı, ne de kaygılarım. Ancak, şu an olaya daha farklı yaklaşabilirim diye düşünüyorum. En azıdan, "Seçimin ne olursa olsun, kim ne derse desin ben yanında olacağım. Ne zaman desteğe ya da dertleşmeye ihtiyacın olursa beni ara." derim. Bu da, Yaşayan Kütüphane'nin bana en büyük katkısı oldu. 


3 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Barış Bıçakçı'nın 2008 yılında yayımlanan bir intiharı ve intiharın çevresindekiler anlattığı bir romanıdır. Bir intihar ve intihar sayesinde birbirini anlayan ve yakınlaşan insanlardır, romanın kahramanları. 

Kitabın intihar eden kahramanının adı 'Başak'tır ve ben Barış Bıçakçı'nın bu adı kendi adının içinde bulunan harflerden oluştuğu için seçtiğini düşünmeden edemedim. Başak, intihar eder ve bu durumu annesi, anneannesine söylemez, söyleyemez. Sonrasında da, komşularının kızı anneanneyi Başakmışcasına arar ve Avrupa'da eğitim aldığından bahseder. Telefonlar sayesinde komşu kızı, Başak'ın anneannesi, annesi ve erkek kardeşi ile yakınlaşmaya başlar.

Başak'ın neden intihar ettiğini ve nasıl intihar ettiğini kitabı okurken öğrenemiyoruz ancak her bölümde Başak da dahil olmak üzere tüm karakterlerin iç dünyası hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Başak'ın sorunlarından biri 'yabancılık'tır. Ve bunu, Başak'ın "Ben hep bir şarkının ellerindeydim. Bu yüzden aranıza katılamadım." şeklinde fısıldamasından çok net bir şekilde anlayabiliyoruz.
Başak'ın bir diğer sorunu ise babasızlıktır. Yıllar önce babaları tarafından terk edilen Başak ve ağabeyi Umut anneleri evde yokken 'babamız nerede?' oyunu oynarlar, ta ki anneleri eve gelene kadar, annelerinin geldiğini hissettikleri an bir anda oyun biter. Babamız nerede? oyunu ise babalarının nereye gittiğini, neler yaptığını hayal güçlerini kullanarak hikaye şeklinde anlattıkları bir oyundur. Tabi, bu arada Umut hakkında da bir çok öğreniyoruz. hatta okumaya devam ettikçe, anneleri, Umut'un eski sevgilisi, komşuları ve komşularının oğlu hakkında bile. Yani, kitap sadece Başak'ın hikayesinden oluşmuyor. Başak ve çevresini tamamen kapsıyor iç ve dış dünyaları ile tamamen. Kitabın adından da anlaşılabileceği gibi, 'bir süre yere parelel gittikten sonra'yı anlatıyor.

Barış Bıçakçı'nın okuduğum ilk kitabı Bizim Büyük Çaresizliğimiz olmuştu, o yüzden onun kadar sevemedim, ama ondan sonraki en çok sevdiğim Barış Bıçakçı kitabı oldu, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Adından çok etkilenmiştim, henüz okumaya başlamadan önce. Ardından da, kitabın bölüm adlarından çok etkilendim. En sevdiğim bölüm adı ise, 'Yolun sonuna doğru haklı çıktı Dostoyevski' oldu. Bu bölümün sonunda Umut diyor ki, "Ama, bak yolun sonuna doğru haklı çıktı Dostoyevski. 'Her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır,' demiş ya... Ben de hastalandım işte."