Son sahnelerinde ağlamaktan helak olduğum Can filmi sayesinde Rıhtım'da bankta oturan küçük sırt çantalı Can'ı aramaya kalkışabilirim. Bu kadar, başka da bir şey diyemiyorum ya da demek istemiyorum. Çocuk olmak mı zor, anne olmak mı zor ya ha her ikisi de mi? Ya da, hayat hepten herkese mi zor?
Bu Blogda Ara
10 Şubat 2013 Pazar
7 Şubat 2013 Perşembe
Cahil Periler
Cahil Periler, en sevdiğim Ferzan Özpetek filmi olduğu için sıkılmadan tekrar tekrar izleyebiliyorum. Ve, az önce yeniden izledim. Nazım Hikmet şiirleri, toplu yemek yedikleri masa, teras, tablonun arkasındaki not ve kırılmayan bardak, hepsi ama hepsi o kadar hoşlar ki, izlemeye doyamıyorum. Ve, her izleyişimde bambaşka bir detayı fark ediyorum. Mesela, bu sefer gördüm ki, ilk başta Antonia'nın annesinin elinde gördüğümüz, sonra da Antonia'nın elinde gördüğümüz Betty Booplu kupanın tam aynısı olmasa da bir benzeri bende de var. Ama, daha da önemlisi Antonia gibi bir kadının Betty Booplu kupa kullanması ince ve güzel bir detay değil mi?
"massimo'ya...
birlikte geçirdiğimiz yedi yıl için...
eksikliğini duyduğum ve asla bana ait olmayacak yanın için...
"mümkün değil" dediğin her sefer için...
ama aynı zamanda "yine geleceğim" dediğin her sefer için...
sürekli bekliyorum.
sabrımın adına "aşk" diyebilir miyim?
senin cahil perin..."
birlikte geçirdiğimiz yedi yıl için...
eksikliğini duyduğum ve asla bana ait olmayacak yanın için...
"mümkün değil" dediğin her sefer için...
ama aynı zamanda "yine geleceğim" dediğin her sefer için...
sürekli bekliyorum.
sabrımın adına "aşk" diyebilir miyim?
senin cahil perin..."
Bu notu duyunca içi parçalanır insanın, filmin ortasında kırılan bardak gibi bir şeyler kırılır içinde ve her hareket edişinde batar sanki bir yerlere. son sahne de ise, kırılmayan bardağı görünce bir hüzünlü sevinç gelir insana ve öylece hüzün-sevinç karışımı garip bir tat bırakarak bitiverir film, dilimizde de bir şarkı kalır, ta ki bir daha izleyene kadar ya da yeniden sabırla birini bekleyip adına aşk diyene kadar.
4 Şubat 2013 Pazartesi
Amour - "Consider the pigeon just a pigeon" (Haneke)
Amour filmini an itibari ile izledim. izlediğim ikinci Haneke filmi olduğu ve isimlerin ilk izlediğim film ile aynı olması oldukça dikkatimi çekti. Sanki, Yedinci Kıta'daki aile ölmeseydi sonları bu olurdu gibi geldi.
Film, hakkında o kadar çok yorum avr ki hepsini okuyamadım bile sembollerden bahseden mi dersiniz, filmin adının aşk ama içinde aşkın kırıntısı olmamasını diyen mi dersiniz, hatta şaka mı gerçek mi bilemediğim bir yorum okudum aynen şöyle, "Başta anne diyordu kadına ya ben karııs olduğunu sonra anladım. Başka da bir şey anlamadım filmden." Neyse, film yorumları ya da kitap yorumları ya da herhangi başka şeyin yorumu için insanların eğitimi, yaşam koşulları, okudukları, izledikleri ve düşündükleri oldukça önemlidir. O yüzden, herkes farklı anlayabilir. Zaten, bu tarz filmleri güzel kılan da budur, herkese hitap etmesi yani. Mesela, filmi babannemle izleseydim eğer derdi ki, "Allah elden ayaktan düşürmesin. Allah, kadınları kocaların eline bırakmasın.. Kadın kocaya bakar da, koca karısına bakamaz."
Filmdeki sembolelrden falan bahsetmeyeceğim zira Haneke bile demiş ki, "Consider the pigeon just a pigeon." Ama, şunu diyeceğim, bu bir aşk fimi hem de baştan sona. Aşkın binbir türlüsü vardır ya, işte bu da başka bir türü. Georges karısını öldüremese idi, zaten karısı kendini öldürecekti. Hatta, Georges cenazeden döndüğünde yerde oturan Anne'i görünce Anne ona, "Neden erken döndün?" diye sormuştu. O an, cesaret edebilseydi, belki de canına kıyacaktı. Kolay değil, öyle yaşamak hele ki, Anne gibi her daim zarif ve kendi ayakları üstünde durmuş bir kadın için. George'un attığı tokat kısmında ise Anne için üzülsem de, bir yandan George'un halini de anlamaya çalıştım. Onun yerinde olmak da kolay değil. Sevdiği kadın yatakta, belki her zaman ona bakan kadına şu an o bakmak zorunda hem de bir bebek gibi ve her şeyden önemlisi o da yaşlı bir adam.
Filmi izlerken aklıma Andre Gorz ve eşi Dorine gelemdi değil bir de hastalığından dolayı kendisine kızının baktığı ve bir zaan sonra intihar eden bir tanıdığımız. Bazı insanlar için, başkaları tarafıdnan bakılmak kolay değildir ve belki de acılara dayanmak, işte bundandır ki hayatlarına son vermek isterler. Kimileri de bu cesarete sahip değillerdir, sonuna kadar beklemek zorunda kalırlar. Anne de onlardan biriydi, aslında, cesaret edemeyenlerden ya da fırsat bulamayanlardan. Ama, kendini öldürmek isteyebileceğini bir kaç yerde ima etmişti yani düşünmüş, geçmiş aklından. Kocası da, bunu yapmasına yardım etti, önce sakinleştirdi onu ellerini severek ona çocukluğunu anlatarak. Ve, acılarını dindirdi.
Filmde gözüme takılan başka bir nokta ise, pek fazla temas olmaması idi. Ama, en başta da dediğim gibi aşkın binbir türlüsünden bu da başka biri. Hatta, öyle bir aşk ki, kızlarını bile dahil etmedikleri ya da edemedikleri ya da kızlarının dahil olmadığı bir hayatlarını oluşturmalarına sebep olmuş. Kızları babasına diyor bir yerde, "Küçükken sizin sevişmenizi dinlerdim, bu bana huzur verirdi, annemle babam birbirine aşık diye mutlu olurdum." Bir çocuk için oldukça önemlidir, annesinin babasına, babasının da annesine aşık olduğunu bilmek. Eva, bu konuda şanslı çocuklardan biri ancak, anneve babasından uzaklaşmış hem de çokça, bunun bir çok nedeni olabilir ama ben ne olduğunun ayrımına pek de varamadım. Ama, anladığım şu ki, onun da bir hayatı var ve kendi hayatının sorunları ile boğuşmaktan anne ve babasına yeterli ilgiyi gösteremiyor. Sanırım, kocası bir ara onu terk bile ediyor. Eva, zaten problemli bile sayılabilecek bir kadın, hatta onun hikayesi apayrı bir film dahi olabilir.
Son olarak da okuduğum yorumların çoğunda zengin bir ailenin sorunları gibi şeylerden bahsedilmiş. Evde piyano vardı diye ben o aileye zengin demem. Adam da, her işini para ile hallediyor diye de demem. Sanırım, kadın müzik hocası zaten, piyano o yüzden bir gereklilik. Parayla iş halletmeye gelince, zaten çalışan insanlar illa maaşları vardır demi. Hem bi kere o aile zengin olsa, Evian marka sudan içmez. 0.75 L lik şişelerden bir koli alıyorlar, kolide 6 tane var. Hani, bir çok detaya takılan yönetmen herhalde zenginlik belirtisi olarak cam şişede daha kaliteli sular aldırabilirdi, karı kocaya değil mi? Şu an iç sesim, " Consider Evian just Evian." diyor.
3 Şubat 2013 Pazar
Gölgesizler
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş'ın aynı adlı romanından Ümit Ünal'ın sinemaya uyarladığı bir filmdir. Keşke, önce romanını okusaydım da sonra filmini izleseydim dedim ama ne roandan ne de filmden haberdardım ta ki, raflardan rastgele seçip bu gece hatta az evvel izleyip bitirene kadar.
Film, büyülü gerçekçilik ile yazılmış romanları andırıyor ve bence her izleyenin farklı anlamlandıracağı da bir film. En azından, filme dair okuduğum yorumlardan anladığım bu oldu. Bence, film bir yazarın romanının taslağını oluştururken neler düşündüğünü yansıtıyor, bir nevi yazarın beyninin içindeymişiz gibi. Yazarla beraber köye gidiyoruz, karakterlerin gözlerinden bakıyoruz. Yazar da, kimi zaman başka karakter oluyor kimi zaman başka. Hatta, bir sahnede, kitabın yazarı Hasan Ali Toptaş görülüyor ki, benim dediğimi daha da bir vurguluyor.
Film bir çok metaforu da içeriyor. Güvercin, Cennetin oğlu, Ayı, imam, muhtar ve diğerleri, hepsi başka bir şeyin sembolü aslında. Dolayısıyla, üzerine düşünülmesi gereken bir film. Şu an, en çok merak ettiğim film ile kitap arasındaki farklılıklar ve kitabı okusaydım film hakkında ne düşüneceğimdi.
Filmin sonunda, Güvercin'in kendi kendine doğurması ve bebeğinin bir yaratık olması da oldukça gerdi, beni. Burda, ensest ilişki olduğuna dair inancım da olmadı değil. Amcası var Güvercin'in ve Cennet'in oğlunu öldürmek için saldırışa geçiyor. Kıza bağırıyor, "Kim yaptı , söyle." diye. Öte yandan, muhtarın da bir oğlu var, sanki Güvercin'in doğurduğu çocuğa benzeyen. Bunu düşününce, acaba muhtar mı, sorusu da aklıma gelmiyor değil. Başka bir şey de, tüm köylünün aslında aynı babanın çocukları olması, yani aslıdna tüm köylü kardeş, dolayısıyla tüm ilişkiler ensest sayılıyor. Ve, aslında bunların net bir cevabı yok. Zaten, yazar da bu konuda net değil, o da hikayesini kurgulama aşamasında ve biz de izleyici olarak onun aklından geçenleri izliyoruz.
Cennet'in oğlu ise en sevdiğim karakter. Delirdiği zaman, "Kar neden yağar, kar?é diye bağırıyor. Köylülerin, hiçbiri cevap veremiyor. Zaten, orda ötekileştiriliyor, Cennet'in oğlu. Güvercin'i de bulup getirmesine rağmen yarımakıllı olması ile itam edilip hırpalanıyor. Cennet'in oğlu'nu köylülerden ayıran bir diğer özelliği ise adının olmaması, tüm film boyunca Cennet'in oğlu olarak izleriz, onu.
Kendime Not: en kısa zamanda Gölgesizler'i oku.
Yasmin
Yasmin, İngiltere'de yaşayan Pakistanlı bir kadının 11 Eylül'den az evvel ve hemen sonrasında yaşadıklarını anlatan bir filmdir. Filmde Yasmin'i işe giderken evden türbanla çıktığını ama yolda kenarda köşede durup kıyafetini değiştirip işe başı açık, kotu ve tshirtü ile gittiğini izleriz.yasmin'in Doğu ve Batı kültürü arasında nasıl sıkıştığını izleyerek başlarız filme. Sonrasında, buna bir de 11 Eylül saldırılarından sonra iş arkadaşlarının Yasmin'e olan tavırlarını izleriz. Hatta, sokakt başörtülü bir kadına çocukların yumurta attıklarını izleriz. Yaşlı bir İngiliz hanfendisi ise bu olanalrdan ötürü özür diler.
Filmi, konusu itibari ile sevdim. Müzikleri de öyle, ama nedense daha çarpıcı bir sonla bitmesini isterdim. Sanki, tamamen mesaj kaygısıyla yapılmış bir film gibi geldi, bana. Gerçi, mesaj bile veriyor olsa insanlardaki önyargıyı yok ettiğine ya da edebileceğine inanamıyorum. Müslümansanız ve kadınsanız eğer, yurtdışında insanların size soracağı değişik sorulara her zaman hazırlıklı olmalısınız. Zaten, dünyanın bir çok yerinde kadın olmanın zorluğu yetmiyormuş gibi bir de dininiz yüzünden zorluklar yaşamak hiç de dayanlılır gibi bir şey olmaıdğı gibi bu durumun değişeceğe de benzemediğini üzülerek söylemek zorundayım. Müslüman ve kadın olarak çok iyi koşullarda olduğum için de şükretmeden geçemeyeceğim.
Bir yerde okumuştum, emin değilim ama sanırım Şafak Pavey'nin Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir adlı kitabında İran'da bir kadının "Kulaklarımdaki küpelerin sallanmasını özledim.Kulaklarımdaki küpeler sallanıyorsa eğer özgürümdür." gibi bir şey söylüyor. Ne zaman, müslümanlığa dair ya da başörtülü bir kadın görsem aklıma rüzgarda salalnan küpeler geliyor. İşte bu yüzden, bu filmin yönetmeni ben olsaydım, Yasmin'e her gün işe giderken kıyafetlerini değiştirdikten hemen sonra, arabasının dikiz aynasına baktırarak sallantılı, uzun küpeler taktırırdım, ona. Hem de annesinden kalma bir küpe... Ve, filmin sonunda elinde o küpeler olurdu ya da tutuklanma sahnesinden sonra dapılmış evde yere düşmüş bir şekilde gösterirdim. Eğer, yönetmen olsaydım...inkamin yapyoz, biz
Yurtdışı turları hakkında bilgi almak için, dün neredeyse tüm tur acentelerini dolandım durdum. Taksim'in her yeri kazık göçük olduğundan pis pis tozları yuta yuta dolandım, ha bir de yolumu zor buldum falan bunalrın hepsini geçtim zira hepsi benle alakalı sorunlar. Neyse, işte adını vermeyeyim ama baya ünlü bir tur acentesine girdim dedim ki, "iyi günler ben yurtdışı turları hakkında bilgi alacaktım." Masadaki adam bana, "biz inkamin yapyoz, gidiş yok bizde." dedi. Bir an iç sesim, "eyvah.", dedi. Ekledi, "incomingle bu abi ilgileniyorsa iyi ki, outgoing yokmuş. olsaydı kesin 'outgoing yapyoz, tur yapyoz, her bişeyi ayarlıyoz.', derdi."
niye bunu yazdım onu da bilmiyorum, ama nedense unutmak istemedim. bu da böyle bir anım işte.
Yıldız Yaralanması
Yıldız Yaralanması, okuduğum üçüncü Perihan Mağden romanı. İlk olarak İki Genç Kızın Romanı ile okuduğum Perihan Mağden'i geçen hafta Biz Kimden Kaçıyorduk Anne ile okumaya devam ettim. Kütüphanenin raflarında yen kitabını görünce onu da hemen okuyayım istedim, zaten hemen de okudum, bir buçuk gün kadar kısa bir süre sanırım.
Yıldız Yaralanması da, okuduğum diğer iki kitap gibi anne-kız, anneanne-kız arasındaki garip ilişkilerdan bahsediyor. Bazı yerlerde diğer kitaplara çok benzer konular olması da oldukça göze çarpıyor. Emin olmamakla beraber, Perihan Mağden'in hastalıklı anne-kız ilişkileri hakkında yazdığını düşünüyorum. diğer kitaplarını da okuyunca bu konuda netleşirim umarım.
Yıldız Yaralanması'nda en çok hoşuma giden isimler oldu. Yıldız, Yıldız'ın gerçek adı Suna, Yıldız'a hayran olan ergen kız Sun, Sun'un annesi Güneş, Güneş'in anneannesi Sitare, Yıldız'ın annesi Belkıs, Belkıs'ın en yakın arkadaşı ve Yıldız'ın akıl hocası Hikmet Hanım. Sun'un adının hikayesi de oldukça güzel. Annesine göre hayatının sunduğu en güzel şey olduğu için Sun, anneannesine göre Güneş de tutturulmamış güneş gibi parlama bari torununda olsun diye Güneş'in ingilizcesi olan Sun imiş.
Tüm kitap, Sun'un anlatımı ve iç sesi şeklinde gittiği için anlatımı oldukça basit ve akıcı. Diğer kitaplarda da gördüüm gibi kelime öbekleri var, yine. Mesela, 'Yıldız kokusu', 'Yıldız yatağı', 'havuz perisi', 'Belkıs Harabeleri', 'Hayatsız Amip' ve bunlara benzeyen kelime öbekleri. Okuduğum tüm Perihan Mağden kitaplarının en sevdiğim yanı bu kelime öbekleri olsa gerek. Bir de, anlatımın sadeliği ve akıcılığı.
Kitaptan sevdiğim cümleler:
"her şeyi bozacaksan, mahvedeceksen her şeyi, niye başından veriyorsun ki? niye peki, niye?"
"İçini cam kırıkları basmış sanki, hareket ettikçe batıyor."
"Şairin dediği gibi, sabah kahvaltısının mutlaka mutlulukla alakası olmalı."
"Birinin başlattığı yangını başka biri söndüremiyor."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


