Bu Blogda Ara

Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2013 Pazar

Zargana, Hakan Günday

"bir lider kalabalık karşısında konuşurken o üç kelimeyi telaffuz etmezdi: lütfen, özür, teşekkür. lider medeni olmayandı. medeni olmadığı için liderdi. içinde hala atalarından miras asgari bir vahşilik taşıdığı için hükmedebiliyordu evrimlerini tamamlamış benzerlerine."

"zor değil dedi kendi kendine. insanları anlamak zor değil. hepsinin de doğum izleri gibi karakter izleri var sağlarında sollarında. biraz dikkatli bakmak yeter. haritalara benzerler: ölçeklerinin nerede yazdığını bulana kadar korurlar esrarlarını. sonra bir güneş kadar bilinir hayatları. sarışınlara benzeyen hayatları. güzel ama aptal hayatları..."


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Kinyas ve Kayra, Hakan Günday

"Aşık oldukları halde okullarına, işlerine giden, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi davranan insanlardan hep iğrenmişimdir. Midemi bulandırır vasat sevgililer. Tabi aslında onları da anlamak gerek! Ait oldukları burjuva sınıfının bir gereği olarak kontrolsüz hareketin en büyük süşmanı olmaya mecbur bırakılmışlardır. Kontrolsüzlük, anormallik, farklılık, bütün bunlar korkutucu gelir burjuvaya. Hatta Leon Bloy'un yazdığı gibi: "Burjuva ilk gelen olmaktan utanç duyar!Bir davete ilk gelen olmak kadar çirkin bir şey yoktur!" İlk gelen anormal olan her şeyi yapmakla eşdeğerdir. Ne ilk, ne son! Ortalarda bir yerlerdedir vasat sevgililer de. Dengeli hayatlarını kimya formülleri gibi çözdükleri dostları, sevgili, aile, iş denklemini her sabah yataklarından kalkarken kafalarında yeniden kurarlar. Sağlıklı hayatın sırrı sağlam kahvaltı değil. Sağlam bir günlük programdır... Karıştırmamalı hiçbir şey! Hepsinin yeri ayrı. Utanmadan, özgürleşme adına, "Koyun gibi olma!" sloganları atarlar. "Sürüden ayrıl!Gel bizimkine katıl!" Ama bizde bir de, her koyun kendi bacağından asılıyor. Tek medeni tarafımız da bu..." (sayfa 197)

5 Mart 2013 Salı

Azil, Hakan Günday

Azil, Ziyan'dan askerliğini bildiğim Asil'in hikayesi olduğu için keşke önce Azil'i okuyup sonra Ziyan'ı okusaydım dedim. Okumamışlara tavsiyem, önce Ziyan'ı sonra da Azil'i okuyun.

Azil de, okuduğum diğer Hakan Günday kitapları gibi bol bol altı çizilesi güzel cümlelerden oluşuyor, dolayısıyla altını çizmeden okumak neredeyse imkansız. Ve, tüm Hakan Günday kitapları gibi rahatsız edici. Ama, ben en çok etkileyen kısmı 'kötülük'e dair bir kısmında olan milletvekili oldu. Azil, tüm parasını verip ailesi tarafından reddedilmiş kokain bağımlısı bir adamın bağımsız aday olup meclise girmesini sağlıyor ve ona konuşma metinleri yazıyor. Milletvekili, hiç düşünemden okuyor her şeyi ve okuduğu metinler kötülüğe dair ve kötülüğü arttırmaya dair. Mesela diyor ki, "Tecavüze uğrayanlar tecavüzcüsü ile evlendirilsin."Daha ne kadar kötülük edebilirim diye düşünürken bunları söyleten Azil bir roman kahramanı, ancak aynı söylemi gündeme getiren ne çok insan oldu gerçek hayatta. Kitabı okurken bir anda durup şöyle bir bunu düşündüm. Bence, okuyan herkes de bunu düşünmeli.

Kitabın beni düşündüren ve okuyana kadar aklıma asla böyle bir şeyin hak olabilmesi düşüncesi gelmediği bir kısmı var ki üstünde okurken çok düşündüm. işte o kısım :
"içini kadına döken erkeğin baba olmaktan başka çaresi yok mu? içindekini kadına dökmek, babalığı kabul kararı mı? Hayır! İçinin dökülmesi sevmenin sonucudur. İçin dökülmesinin nedeni sevmektir. Çocuk sahibi olmak değil. Dönüşü olan hiçbir karar kesin değildir. Hiçbir hayal, gerçekleşmediği sürece mutlak değildir. Mantıklı bir hakim, doğru bir yasa ve babalığı ret hakkı. Bir yerlerde olmalı. Kimse bana çocuk sahibi olmayı emredemez. Anne konuşmaya, babansa düşünmeye devam ediyordu.: Mutlak bir uzlaşma! Gereken bu! Hemfikir olmak! Çocuk sahibi olmak için gereken bu! Uzlaşma yoksa tek taraflı bozulabilecek bir sözleşme. Kabul kelimesinden iki adet duyulmalı. Aksi takdirde inatçı anne adayları çocuğun sadece yarısını doğurmalı!Kendine ait olan yarıyı!"
Bu alıntı bana geçen gün bir arkadaşımla konuşmamızı anımsattı, arkadaşım dedi ki, "bence, babalarımız annelerimizi sevdiği için bizi seviyor. yani bizi sevdiklerinden değil. biz doğunca, biraz büyüyünce alışıyor bize ama annemizi sevmezse bizi de sevmiyor." Belki, doğru bir şey bu, kitapta yazıyor ya, "kabul kelimesinden iki adet duyulmalı!", işte annelerimiz belki de babalarımızdan kabul kelimesini duymaya fırsat vermiyor, belki de o bile kabul kelimesini kendinden duymuyordur, kimbilir.

Azil'e dair çok şey söyleyebilir, çok şey yazabilirim ama şu an kitabın en çok sevdiğim kısmı ile bu  yazıya burda son vericem, "Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da Big Bang denir."

3 Mart 2013 Pazar

Az, Hakan Günday

Az, Hakan Günday'ın Piç ve Ziyan'dan sonra okuduğum üçüncü kitabı. Tüm kitapları arasında kıyaslama yapmak zor ama şunu diyebilirim ki, en sevdiğim kitabı Az oldu, şu ana kadar okuduklarım arasından.

Az, Derdâ ve Derda'nın tesadüfler silsilesi ile kesişen hayatlarını anlatan bir roman. İkisi dehem on hem de bir yaşında olan iki çocuğun zor hayatlarını anlatan kitap içerdiği şiddet ile okuyucuyu rahatsuz etse de, düşünerek okumasına asla engel olmuyor, hatta o kadar akıcı ki, hemencecik okunuyor. Detaylı okuma yapan biri için ise, Türkiye'ye dair bir çok soruna parmak basmış bir roman aslında. Korsan kitap mafyası, dini cemaatler, çocuk gelinler, mezarlık çocukları, hapisler, Doğu sorunu, Doğu'da öğretmen olmak, Doğu'da yatılı okulda öğrenci olmak, korunmasız savunmasız çocuk olmak ve daha benim anımsamadığım bir çok şey. Ama kitabın en güzel yanı ise, Oğuz Atay'ı anması idi. Okumayı, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını okumak için öğrenen Derda ve ardından elinin parmaklarına Oğuz Atay harflerinden dövmeler yaptırması ve onun değerini anlamadılar diye onu öldürdüklerine inandığı insanlardan intikamını alması...

Kitabı okurken, Derdâ, "Ben buradayım, siz neredesiniz?" diyor. Drda!dan bahsederken de yazar, "O günden sonra Derda, hücre hücre öldü ve gün gün yaşlandı. Çünkü derdi korku değil, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan beterdi. Bir zamanlar, birinin yazdığı gibi." diyerek aslında, hikayenin Oğuz Atay ile bağlantısı olacağının sinyallerini vermiş ama ben ancak Oğuz Atay adını tam görünce bunu anlayabildim. Bu da, beni birazcık üzdü açıkcası çünkü tekrar dönüp bakınca anladım ki çok belli oluyor, bir kaç kez bunları ve buna benzer cümleleri yinelediği için. Sanırım, daha dikkatli okumak lazım.

Bu kitabı da, kütüphaneden okuduğum için, hoşuma giden yerlerini kağıda not almak zorunda kaldım. Gerçi, en son kitabı verirken içini karıştırıken fark ettim de sonlara doğru bir kaç yeri çizmişim hem de bordo mürekkepli kalem ile. Bu da, benim kendimce işaret bırakma yöntemim sanırım, her okuduğum kütüphane kitabında kendimi zorlasam bile illa bir yerin altına çizik atıyorum. Bilinçli yapmıyorum aslında ama sanırım şöyle oluyor, kitabı hep yanıdma taşıyıp sürekli okuyorum o sırada ya o kısmı not alacak zamanım ya da kalem, kağıdım olmuyor ondan hemencecik kendimce işaret koyuveriyorum.

 Kitabın üzerinde altını çizemeyi de not aldıklarımdan :

  • ... çünkü görünene aldanmak, hayatı daha dayanılır kılmanın ilk şartıydı.
  • sonra da hayatı boyunca kurmuş olduğu hayalleri düşündü. içlerinden yalnız biri gerçek olmuştu. o da gerçekleşmemesi gerektiği için hayal olarak kurulmuştu. sadece hayalde kalacağı için kurmaya cesaret ettiği tek hayali gerçek olmuştu. sonra başka bir şey düşündü: kim seçiyor acaba, dedi içinden hangi hayalin gerçek olacağını? o hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?
  • unutmanın en kolay yolunu da anlatmak sanıyordu. 
  •  belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. sadece yanlış anlayınca. ama her şeyi...
  • içine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı? içine atıp sifonu çekmek varken. Alkolle dolu bir sifonu.
  • zaten her insanın, yaşadıkça uzmanlaştığı bir yan mesleği yok muydu? geçmiş tasarımı ve yönetimi adında müthiş bir meslek!
  • nereden bilebilirdi insanoğlu? varlığının sonuçlarını... hepsinin de yanıtı aynıydı: hiçbir yerden... belki de bu sayede hayat devam ediyordu. kimse, neye neden olduğunu bilmediği için... çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. durmak ve durdurmak. dehşet içinde. hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. çünkü her hareketin nihai sonu aynıydı ve belki de insanoğlu bunu bilse hiç doğmazdı. belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. doğmak için her şeyi yapardı. gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyaya ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı.

14 Şubat 2013 Perşembe

Ziyan

Ziyan, Hakan Günday'ın askerde olan Asil'i anlattığı romanıdır. Hakan Günday'ın sadece Piç adlı kitabını okumuş olan ben, buna başlayınca Piç askerde tadında bir kitap beklerken hafiften tarih kitabı gibi içinde karlar üstünde dinlenen Atatürk Resmini görünce dedim herhalde bu sefer başka bir tarzda yazmış kitabını Hakan Günday, ama öyle değildi bu da sorunlu, dengesiz bir adamı anlatıyordu ve askerliğe dair bir çok tesbitler ile. Gerçi, kitabı Kasım'da okumaya başlayıp sonra bir ara elimden atıp ancak geçen hafta bitirebildiğimi de söylemem lazım. Ya sürükleyici değildi ya beni açmadı ya da o sırada askerliğe dair şeyler okumak istemedim, bilemedim bunu. Gerçi, her yerde bu kitaptan olduğu yazan, "Ben aşıktım, o kumraldı." şeklindeki cümleye tav olup okumak istedim ancak, okurken o kısmı ya görmedim ya da atladım dolayısıyla tekrar okumak isteyebilirim.

 -12. bölümde, "Asil'in hayatı Azil'de anlatılana kadar sır kaldı." yazmış, Hakan Günday. Demek ki, Ziyan'dan sonra Azil'i okumak iyi olabilir. Ayrıca, kitabın en sevdiğim yanı ise 10'dan başlayıp -23'e kadar giden bölümlere sahip olması. Şu an, en çok merak ettiğim Azil sadece 9 bölümden mi oluşuyor acaba yoksa eksiden başlayıp 9 da mı bitiyor. Kitapçıya gidersem, almasam bile Azil'i buna bakacağım.

Tüm bunlara ek olarak, Ziyan sayesinde Ziya Hurşit'e dair bir şeyler öğrenme merakı da başladı bende.

Şimdi de kitaptan bir kaç alıntı yazacağım.

Sayfa 49'dan.
"Eğer bir pezevenk ya da politikacı değilse, bir erkeğin en çok konuştuğu dönem, zorunlu askerlik hizmetini yerine getirdiği günlere rastlar."

Sayfa 50'den.
"İnsanların kaçta kaçı yeni bir kalemi denemek için önce adlarını yazıyor, bilmiyordum ama ben bir tek onu yazmıyordum."

Bence, kitaptaki en güzel tesbitlerden biri Kürtçe-Türkçe sözlük'e dair olanı idi.