Bu Blogda Ara

23 Şubat 2013 Cumartesi

Abstract vs. Summary

aslında tüm okuduklarımı izlediklerimi yazmak için açtım burayı ama yoğunluk falan derken arada kaynıyor.

mesela bu hafta çok yoğundum ve aslında cumartesi de yoğundum ve yarın da olacağım ama haftaiçine kıyasla daha bir rahatım.

iş güç sebebiyle kursu da ektim ama film izlemek ve kitap okumaktan geri kalmadım. yemek yerken falan ara ara izlerken bakıyorum film bitiveriyor. :)

bu hafta izlediklerim :
1.The Dreamers
eski filmlere olan göndermelerini çok sevdim. ve, onun etkisiyle sıradaki filmi izledim.

2. Persona
alter egoya dair her türlü filmi çok severim zaten ben. acaba ebnim de alter egom var mı falan diye düşünmeden de edemedim. neyse.

3. Bir Endülüs Köpeği
16 dakikalık, Dali ve Bunuel'in rüya gibi kısa filmi.

4. The Perks of Being a Wallflower 
adını çok sevdim. kitaptan uyarlama imiş, en kısa zamanda kitabını da okuyacağım. 
lise gençlik filmi gibi dursa da, bir çok şey yaşamış bir gencin prikolojisini anlatıyor. filmin müzikleri de çok güzel.
en güzeli de şu :
filmdeki en sevdiğim diyalog da şu :

-mr. anderson, can i ask you something ?
+yeah.
-why do nice people choose the wrong people to date ?
+are we talking about anyone specific ?
-hmmppfss, hı hı.
+we accept the love we think we deserve.
-can we make them know that they deserve more ?
+we can try.

filmde bir çok kitaptan bahsediliyor.
In no particular order: "To kill a moking bird" by Harper Lee, "The Catcher in the Rye " by J.D. Salinger , "The Great Gatsby" by F. Scott Fitzgerald, "Walden; or, Life in the Woods: Bold-faced Ideas for Living a Truly Transcendent Life" by Henry David Thoreau, "The Fountainhead" by Ayn Rand, "This Side of Paradise" by F. Scott Fitzgerald, "A Separate Peace" by John Knowles, "Peter Pan" by J.M. Barrie, "Hamlet" by William Shakespeare, "On the Road" by Jack Kerouac, "Naked Lunch" by William S. Burroughs, The Mayor of Castro Street: The Life and Times of Harvey Milk" by Randy Shilts, "100 Selected Poems" by E.E. Cummings, "L'Etranger" by Albert Camus."

5. You've got Mail
Bu filmi de yıllar önce Erdemir Sineması'nda izlemek çok istememe rağmen bir türlü gidememiştim. Sonra da, hiç izlemek istemedim. Dün akşam azcık sevimli bir şey izlemek adına oturup izleidm. Şirin, sevimli bir çocuk kitapçısı görünce, mühendisliği bırakıp öyle bir yer açmak istemedim değil.
Bu filmin şarkıları da çok sevimliydi. izlediğim tüm filmlerin müziklerinden bir "çekme kaset" yapmak çok istiyorum :)

Bol kitaplı, bol müzikli sevimli filmleri izlemek pek güzel oluyor yoğun olsa da insan. hele de yanında kakaolu süt varsa. :))
 
bu hafta hiç kitap bitirmedim ama elimde okuduğum kitaplar avr. aynı and bir çok kitap okumak gibi garip bir huyum var ve bundan bir türlü vazgeçemiyorum.
Şu an ne okuyorsun deseler, üç kitap adı verirdim.

1. Düğümlere Üfleyen KAdınlar, Ece Temelkuran
2. Siyasal Yazılar, Yılmaz Güney
3. Oranges are not the only fruit, Jeanette Winterson

19 Şubat 2013 Salı

Il Conformista

Il Conformista, Alberto Moravia'nın aynı isimle yayımlanmış olan kitabından uyarlanmış bir Bertolucci filmdir. Film, Mussolini'nin başta olduğu faşist hükümetin iktidarda olduğu dönemde, faşist gizli polis teşkilatı ile çalışan Marcello'nun geriye dönüşler ile anşlatılan yaşam hikayesidir. Film genel olarak ele alınınca Marcello'nun psikolojik analizidir, aslında. 
Çocukluğunda uğradığı cinsel taciz esnasında, tacizcisini vurduğunu düşünerek bunun yükünü yaşıyan çocukluk ile başlayan ve Paris'de sürgün olan antifaşist hocası ve eşinin ölümüne kadar geçen sürede, Marcello'nun yaşadığı travmalarının politik tercihlerini nasıl etkilediğinin üzerinde durur, film. Gizli bir eşcincel olan ve faşizme sempati duyan Marcello'nun annesi, babası, çocukluğu ve yaşadıkları göz önünde bulundurularak konformist oluşunun ana sebeplerinin altı çizilmiştir. 

Filmin en sevdiğim sahnesi, Marcello'nun kilisede günah çıkardığı kısımdır. Marcello, eşcinsel ilişkisinden ve katil olduğundan bahseder. Ancak, rahip katil olmasından daha çok eşcinsel ilişkisine takılır ve hatta der ki, "yaşadığın tüm ilişkiler zaten evlilik öncesi olduğu için günahtır." Eşcinsel olmanın, katil olmaktan bile daha kötü sayıldığı bir dönemde, Marcello'nun düzen adamı olmasının psikolojik sebepleri vurgulanmaktadır.
Bir diğer sevdiğim sahne ise, Paris'de Marcello'nun çiçek aldığı çiçekci kızların Marcello'nun arından yürüken Enternasyonel Marşı'nı söyledikleri idi. Dans sahnesini de sevdiğimi söylemeliyim ama bu iki sahne kadar beni etkilemedi. Dans sahnesinin en önemli özelliklerinden biri, toplumu anlatan bir metafor olmasıymış. İki kadının dansından sonra, herkes elele tutuşup dansa katılır ve bir sahnede görürüz ki, Marcello ortada kalmış ve şaşkın şakın ne yapacağını bilemeden bakmaktadır. Belki de, tüm filmi bir sahnede özetleyin deseler bu sahne buna cevap olarak gösterilebilir.

Arkadaş

bazı arkadaşlarınız vardır, hemen hemen her gününüz beraber geçmesine rağmen sizi pek tanımazlar. bazı arkadaşlarınız da vardır, sizi görmezler bile ama çok iyi tanırlar. benim de, öyle bir arkaşım var. cumartesi günleri italyanca kursuna gittiğimi biliyor ve kurstan sonra da, kitapçıları ve sahafları gezdiğimi de. ve, her defasında illa bir kitap aldığımı da... dün bana, "bu haftasonu hangi kitabı aldın?" diye sorduğu zaman, bunu anladım. "kitap aldın mı?" diye sorsa, bu kadar ilgimi çekmezdi sanırım ama direkt, "hangi kitabı aldın?" diye sorunca, bir kitap aldığıma emin olduğunu ve beni o kadar tanıdığına kanaat getirdim. ayrıca, daha ben dinlemeden hangi şarkıları sevebileceğimi de tahmin edebiliyor, bu da beni tanıdığının bir göstergesi olsa gerek. böyle bir arkadaşım olduğu için mutluyum, iyi ki var. :)

14 Şubat 2013 Perşembe

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

Ne Kitapsız, Ne Kedisiz, Bilge Karasu'nun kitapları, kedileri ve daha bir çok şeyi anlatan denemelerinden oluşan bir kitaptır. 

Geçen Cumartesi, Bilge Karasu'nun kitaplarını aldım, sahaftan. Elimde sürekli okuma listesi diye taşığım kağıtlarla gitmem sahaf amcanın dikkatini çekmiş olmalı ki, yazık sana bak her hafta elinde kağıtlarla buraya geliyorsun, al bak sana mailimi vereyim sen at bana listeni, liste kağıdın da yıpranmasın sen de yıpranma dedi. Bu hafta Bilge Karasu aradığımı söyleyince, istediğim kitabın olmadığını ama tam bana göre adı olan bir kitabın olduğunu söyledi, "Ne Kitapsız, Ne kedisiz" Kitapsız kısmı uysa da, kedilere karşı aşırı bir sempatim yok. Aslında oldukça korkardım ama kampüste, yurtlarda gezinen kedilere az da olsa alıştığımı söyleyebilirim. Hatta, tiksinmeden sevebildiğimi de... Bunu söylemek istedim sahaf amacaya ama demedim tabi. Kitap seven, kedi de sever sanıyor sanırım. Ama böyle bir genelleme var sanırım, bol bol kitapları olan insanların kedileri de oluyor. Belki de, yalnızlar okumayı seviyor ve yalnız oldukları için de kedileri vardır. Kimbilir...


Kitapta en çok hoşuma giden şey ise, Bilge Karasu'nun "usuma gelen" tabiri, çok hoşuma gitti, biz "aklıma gelen" diyoruz ama Bilge Karasu, "usuma gelen" diyor. Bir başka hoşuma giden şey ise, ilk gününde tükenmez kalemlerle çok oynadığı için adı Bic olan kedi oldu. Benim, en sevdiğim tükenmez kalem markası Bic'in kedi adı olabileceği beni oldukça eğlendirdi. 



Bir kaç tane de altını çizdiğim satırlardan yazayım.

"Sevgi ise, ısmarlama olmaz; yaşayarak öğretilecek/öğrenilecek bir şeydir sevgi."
"'Kötülüğe karşı bir şeyler yapmağa çoğumuz istekliyizdir. Yersiz 'iyilikler' daha mı az kötü?"
"Her türün de, her bireyin de, 'sevgi'sini göstermesi bir olmayacaktır."
"Yaşamımızın 'müze'sini, genellikle, 'inanç'larımızı ayrı raflara, dostluklarımızı ayrı raflara yerleştirerek kurmağa çalışır gibiyizdir. Oysa, daha baştan, hepsini bir güzel karıştırırz birbirine..."
"Zaman geçtikçe değişiyoruz; her şeyden önce, önem verdiklerimiz değişiyor. İstediklerimiz, aradıklarımız değişiyor."
"İnsanların başkalarına ne denli kapalı olabileceklerinin farkına varmıyoruz."

Reçine Kokuyordu Helin : "Çı ma hvê dınyayê cı jimera tenge! Ka insaneti?"

Reçine Kokuyordu Helin, Suzan Samancı'nın on beş kısa öyküsünden oluşan bir kitap. Her öykünün kendine has bir kokusu var, kitabın adından da anlaşılacağı gibi. Saçları reçine kokan Helin, böğürtlen kokulu bahçeler, Berçem'e göre bostan kokulu olan kavun kokulu sakız ama en çok da yoğunlaşan sis, barut ve yanık kokusu olan öyküler...

Güneydoğu insanını anlatan kitap, gerçekçi bir anlatımla yöre insanını ve yaşadıklarını gözler önüner seriyor. Öykülerin birindeki Jiyan'ın amcasına "Çı ma hvê dınyayê cı jimera tenge! Ka insaneti?" diye sorar. Cevabı yoktur bu sorunun, öyküde bu soruyu duyanlar sessizce ağlarlar, çünkü. Dipnottaki çeviri de ise yazan şu cümledir, "Neden bu dünyada yerimiz dar, hani insanlık."

Bir başka öykü de ise demirci ustası, "Yüreğimizdeki sevgi kardeşlik kokusu yok olmasın, sarsın yediveren gülleri gibi her yanı..." diyor.  

Çok bilinen bir kitap olduğunu sanmıyorum ama yine de bulmak zor değildir. Demem o ki;  okuyunuz, okutunuz, düşününüz ve hissediniz.

Ziyan

Ziyan, Hakan Günday'ın askerde olan Asil'i anlattığı romanıdır. Hakan Günday'ın sadece Piç adlı kitabını okumuş olan ben, buna başlayınca Piç askerde tadında bir kitap beklerken hafiften tarih kitabı gibi içinde karlar üstünde dinlenen Atatürk Resmini görünce dedim herhalde bu sefer başka bir tarzda yazmış kitabını Hakan Günday, ama öyle değildi bu da sorunlu, dengesiz bir adamı anlatıyordu ve askerliğe dair bir çok tesbitler ile. Gerçi, kitabı Kasım'da okumaya başlayıp sonra bir ara elimden atıp ancak geçen hafta bitirebildiğimi de söylemem lazım. Ya sürükleyici değildi ya beni açmadı ya da o sırada askerliğe dair şeyler okumak istemedim, bilemedim bunu. Gerçi, her yerde bu kitaptan olduğu yazan, "Ben aşıktım, o kumraldı." şeklindeki cümleye tav olup okumak istedim ancak, okurken o kısmı ya görmedim ya da atladım dolayısıyla tekrar okumak isteyebilirim.

 -12. bölümde, "Asil'in hayatı Azil'de anlatılana kadar sır kaldı." yazmış, Hakan Günday. Demek ki, Ziyan'dan sonra Azil'i okumak iyi olabilir. Ayrıca, kitabın en sevdiğim yanı ise 10'dan başlayıp -23'e kadar giden bölümlere sahip olması. Şu an, en çok merak ettiğim Azil sadece 9 bölümden mi oluşuyor acaba yoksa eksiden başlayıp 9 da mı bitiyor. Kitapçıya gidersem, almasam bile Azil'i buna bakacağım.

Tüm bunlara ek olarak, Ziyan sayesinde Ziya Hurşit'e dair bir şeyler öğrenme merakı da başladı bende.

Şimdi de kitaptan bir kaç alıntı yazacağım.

Sayfa 49'dan.
"Eğer bir pezevenk ya da politikacı değilse, bir erkeğin en çok konuştuğu dönem, zorunlu askerlik hizmetini yerine getirdiği günlere rastlar."

Sayfa 50'den.
"İnsanların kaçta kaçı yeni bir kalemi denemek için önce adlarını yazıyor, bilmiyordum ama ben bir tek onu yazmıyordum."

Bence, kitaptaki en güzel tesbitlerden biri Kürtçe-Türkçe sözlük'e dair olanı idi.

Gizli Yüz

Gizli Yüz, Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ından bir kısmın alınıp filme uyarlanmış halidir. Film, hayalle gerçek arasındadır, tıpkı Kara Kitap gibi hatta rüya da eklenebilir hayal ve gerçeğe. Kara Kitap'ı okumuş biri olarak filmi izlerken bazı yerlerde boşluklar olduğunu hissettim, acaba okumadan izleyen biri nasıl izlemiştir filmi diye oldukça merak ettim. Gerçi, çok bilindik olduğunu ve çokça izlediğini de zannetmiyorum ya neyse.

Filmde beni en çok etkileyen saatçiler oldu ve saatlerini alıp dertlerini anlatan insanlar. Ve, onlara "yüreğine yakın tut ki onu, yüzün konuşsun." demesi oldu saatçinin. Tabi tüm bunları izlerken, Saatleri Ayarlama Enstitüsünü de anımsamadan edemedim. Hani Orhan Pamuk'un yeni hayat kitabı, "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesi ile başlıyor ya, işte Orhan Pamuk'un da hayatını değiştiren kitap bir çok yazarınki gibi Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmasın diye düşündüm durdum filmi izlerken. 

İzleyenlerin yorumlarından okuduğum kadarı ile, bu filmin Kara Kitap'dan değil de Yeni Hayat'tan uyarlama olduğunu yazanlar olmuş, bu sebeble en kısa zmanada Yeni Hayat'ı okuma kararı aldım. Demeden geçemeyeceğim, bu flmi izledikten sonra kendime bir de çalar saat aldım. Sabahları uyanamama sorunum içn aldım ama filmin etkisi de yok değil. Gerçi, tiktakları yüzünden rahatsız olduğum için pilini çıkardım ve öylece duruyor.En kısa zamanda, pilini yeniden takıp o seslere alışmaya çalışacağım, hem belki yüreğime yakın da tutmaya çalışırım ki, yüzüm konuşur. Olmaz mı, olabilir belki.